Nazım Hikmet’i, Bursa’da cezaevi arkadaşı olan Ressam İbrahim Balaban anlatıyor. Nazım, farklı rüzgârların savurmasıyla yaşayanlardandır. Yurt özlemiyle yazdığı şiirlerinde “Alnımın çizgilerindesin memleketim” diyen ozan 1901 Selanik doğumludur (15 Ocak 1902 kayıtlı). 1917’de Nişantaşı Lisesi’nden mezun olup Heybeliada Bahriye Mektebi’nde okurken 1920’de zatüreden çürüğe çıkarılır. Halkı milli Mücadeleye çağıran şiir yazar Vala Nurettin ile birlikte. Atatürk, ona “Gayeli şiir” yazmasını önerir.

Balaban ile Nazım’ın yolları Bursa Cezaevi’nde kesişir. Balaban 18 yaşındadır ve Nazım’ı avluda resim yaparken görür. Nazım’ın iftiralarla karalandığını belirtir, onlara inanmaz ve Nazım’la arkadaş olur. Boya fırçalarını alıp yıkar. Balaban, Nazım’ın yaptığı resmi beğenmez ve ondan daha iyi yapacağını söyler. Nazım’ın resmini yapar ve çok beğenilir. Resim yeteneği böyle ortaya çıkar. Bundan sonra usta-çırak ilişkisi sürer. Nazım, Vala ile Moskova’ya gidip üniversitede okur. Okulu bitirip yurda döner. Nazım, oradayken Nüzhet Hanım’la evlenir ama uzun sürmez evliliği. 1931’de halkı suça kışkırtmaktan yargılanır ve aklanır. 1934’te üç yıl tutuklu kalır. 1935’te Piraye ile evlenir. 28 yıl, 4 ay hapis verilir. 1950’de af ile serbest kalır. Piraye’den ayrılıp Münevver’le yaşar ve oğlu Memet doğar. Balaban, “Nazım’la Yedi Yıl” kitabını yazar ve Nazım’ı intihardan kurtardığını söyler. Şair Baba için üç şiir yazar, Demir Kapının Önünde şiiri bestelenir. Nazım’a hapis sonrası iş verilmez. Polis peşindedir. Huzursuz ve hastadır. Askerlik emri de gelince çareyi yurt dışına kaçmakta bulur. Refik Erduran’ın yardımıyla kaçar. Önce Bükreş, sonra Moskova… Moskova Yazarlar Birliğine girer.  Moskova, masalsı kenttir. En radikal devrimleri yaşamıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ikinci kez kurulur kent. Sosyalizm süper bir güç yaratır. Sıkıyönetim ve sansür vardır. Nazım, İstanbul’a sığamamıştır, İstanbul’a sığdıramamışlardır onu. 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla yurttaşlıktan çıkarılır. Prag’da Uluslararası Barış Ödülü verilir. “Ben bir insan, ben Türk şairi Nazım Hikmet” diyen ozan, 1960’ta Vera’yla evlenir. Moskova’da adı bir kütüphaneye verilir. Doğum-ölüm günlerinde orada tören düzenlenir. Moskova, 1980’den sonra yeniden yapılandırılır. Metrosu ve 182

İstasyonuyla ünlüdür. 1963’te Moskova’da ölen Nazım, 05 Ocak 2009’da yeniden Türk Yurttaşlığına alınır.  Balaban, onun anıt mezarı başında “Hoşça kal şair babam benim!” diyerek içtenlikli anlatısını sonlandırır.  

         Friedrich Wilheim Nietzsche ve Leipzig

         Nietzsche’yi bize Yazar Yusuf Kaplan anlatıyor. Zaman akarken, ülküler, düşler içindeki Avrupa felsefe tarihine en aykırı düşünürü tanımak ayrı bir zevktir. Alman ruhunun yapıtaşıdır o. 1844’te Leipzig’in bir köyünde doğar. Papaz olan babası erken ölür. Çocukluğunda İncil’i çok iyi okuduğu söylenir. 18 yaşından sonra ise Tanrı inancını yitirir.  Sade bir yaşam sürer. Protestan okulunda yatılı okur. 600 yıllık tarihi olan Leipzig Üniversitesinde okurken sanatın, müziğin dünyasına açılır. 1868’de Wagner’le tanışır, etkilenir ondan. 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’yı ölüler evine benzetir. Bunalımların nasıl aşılacağını sorgular. Modernliğe karşı durur. Sanatla, estetikle aşmak ister sorunları. İç dünyanın derinliklerine yolculuk yapar. Felsefeyle ilgilenir, sağlık sorunları olur. Yalnız bir gezgindir. Müzikle ilgilenir, Bach’ın etkisinde kalır. Bir delinin ağzından yazdığı yazısında Tanrı’nın öldüğünü açıklar. Besteleri yüz yıl sonra ortaya çıkarılır. Tanrı’yı bizim öldürdüğümüzü belirtir. Onun ateizmi kiliseye savaş açmaktır. Sonsuz bir hiçlikte olduğumuzu savunur. Yalnızlığına sığınır. Salome adlı kadını, Rilke, Freud ve Nietzsche birlikte severler. “Nietzsche Ağladığında” adlı yapıtında Salome’yi anlatır. “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ile karanlık dönemleri ve ümitsizliğini anlatır. “Üstün insanı” öğretmek yolunda yalnızdır. Ölümünün 100. Yılı Anısına bir anıtı yapılır. Torino’da geçirdiği sinir krizi sonrasında 1900’de ölür ve kız kardeşiyle babasının yanına gömülür. Cenazesine kimsenin katılmasını istemez. Söylev çekilip yalan söyleneceğini bildiği için. Nazi yanlısı ve Yahudi düşmanı olarak tanındığı söylenir ama bu algı yanlıştır. Yusuf Kaplan, onun akılcılığı savunan, ulusalcılığın Avrupa’yı birleştirmeyeceğini düşünen, “Bütün yolların kendisine çıktığını” bilen bir felsefeci olarak tanıtır.

Federico Garcia Lorca ve Granada

         İspanya’nın ünlü ozanı, oyun yazarı Lorca’yı tiyatro sanatçısı Mahir Günşıray anlatıyor. Granada, bir Akdeniz kentidir, İspanyol ve Çingenelerin yaşadığı. Granada, Osmanlıcada “gırnata”dan gelir. İspanyolcada ise “nar” anlamındadır. Ölüm ve hüzün kentinde, şiirleriyle ve oyunlarıyla tanınan Lorca aşkla bağlıdır oraya. 1898’de, Çingenelerin yaşadığı, çeşmelerin sesinin yankılandığı Vagieros kasabasında doğar. Babası çiftçi, annesi öğretmendir. Madrit’te edebiyat öğrenimi görür. Franco iktidara geldiğinde faşizmin sesleri yükselir. Lorca, yapıtlarında aşk ve tutku ana duygularını işler. Eylem adamıdır. Tiyatro kurup köylere yönelir. Ona göre şiir, okumak içindir, kitaba giren şiir ölür.

        Her akşamüzeri bir çocuk ölür Granada’da diyerek yaşanan acılara tanıklık eder. “Beş Yıl Geçince” kitabını 31 yaşında yazar ve beş yıl sonra 36 yaşında öldürülür Lorca. Eşcinsel ve solcudur. Bu konumu nedeniyle tutucu ortamdan uzaklaşır. Granada’daki yazlık evinde 1926-1936 yılları arasında on yıl yaşar ve önemli yapıtlarını orada yazar. Şimdi müze ev olarak kullanılır evi. 1936’da yazlık evinden Franco’nun adamları tarafından alınıp götürülür. 10 dakika uzaklıktaki bir yol kenarında, 19 Ağustos 1936’da, otuz kişiyle birlikte kurşuna dizilir. Bir arkadaşı için yazdığı “Akşam Saat Beşte” şiiri sanki kendisi için de yazılmış gibidir. İsteklerinin sesine kulak verip yaşayan Lorca’nın Kafka ile benzerliği olduğu söylenir. “Bir ozan her zaman anarşisttir, ölümün, aşkın ve sanatın sesine kulak vermelidir” görüşüyle bilinir. “Ölünce gitarımla gömün beni kumların altına/ …Ölünce isterseniz gömün beni rüzgârgülüne…” diye yazan ozan kısacık yaşamında önemli izler bırakmıştır. (30 Aralık 2018, Tekirdağ)